Âşık Vicdani

Uzun bir süredir gırtlak kanseri hastası olan ve Ozan Vicdani olarak bilinen Zeynel Abidin Sönmez, yaşamını yitirdi. Aşıklık geleneğinin son temsilcilerinden olan 1941 doğumlu Ozan Vicdani, kansere yenik düşerek Hamburg'ta hayatını kaybetti.

„Bu yurt o yurt değil tütmüyor ocak,
sohbeti ısıtan köz orda kaldı, 
yollar hep harabe, kervan soyuldu,
bulunmaz arama zorda kaldı, 
Uğraşma Vicdani ölü dirilmez, 
Yükü aşk olanlar asla yorulmaz, 
Vatansız olanın derdi sorulmaz,
Aç kalsa da gülen yüz orda kaldı..
.“

‘Bir Vicdani vardı’ desinler

‘’Yükü aşk olanlar asla yorulmaz,/ Vatansız olanın derdi sorulmaz,’’ diyen Ozan Vicdani, bir yandan yakalandığı hastalıkla uğraşıyor, bir yandan da ülkeye olan hasretini şiire döküyor. 

Ozan Vicdani, bir dönemin hem tanığı hem de yaşayanı olan bir halk ozanıdır. Ozanlığını da yaşadığı dönemin özgünlüğüne uygun yaşamıştır. Şiirleri, 80 öncesi ve sonrası bir halk ozanının nasıl algılandığını gösteriyor. 11 yıl önce geçirdiği bir ameliyattan dolayı ses telleri kesilen ve deyişleri söylemeyen Ozan Vicdani (Zeynel Sönmez), bir yandan yakalandığı hastalıkla uğraşıyor, bir yandan da ülkeye olan hasretini şiire döküyor.

Bulunduğu koşullarda bile üretmeyi esas alan Ozan Vicdani, bir oğlunu Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde yitirdi, bir kızı da halen Kürdistan dağlarında gerilla olarak mücadele ediyor. 1941 yılında Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Kaşanlı köyünde, altı çocuklu bir ailenin ikinci çoğu olarak dünyaya gelen Ozan Vicdani, ömrünü büyük trajedilerle geçirir. 5 yaşına kadar mutlu olduğunu söyleyen Ozan, Maraş Katliamı’nda tam 16 yakınını yitirir. Katliamın canlı tanığı Ozan Vicdani, şu şiirle duygularını anlatıyor: 

‘’Gelin kadın karnı yarın dediler,
bunlar Kürt komünist vurun dediler,
çekip işkenceye sorun dediler,
sel oldu kızıl kan aktı Maraş’ta...
küçük çocukları şişe taktılar,
kahkahalar atıp güle güle baktılar,
ele ne geçmişse onu yaktılar
sel oldu kızıl kan akttı Maraş’ta...’’ 

70’lik çınar


Ozan Vicdani, 70 yıllık ömrüne yasaklanan onlarca kaset yapmış ve 500’e varan şiiri sığdırmış. 12 Eylül darbesinin ardından ancak üç tane kasetini kurtarabilmiş. Aşıklık geleneğinin yaşayan efsane isimlerinden Ozan Vicdani, amansız hastalığına rağmen özlem duygusunu sürekli şiire döküyor. Şiirlerini ‘Yaşlandıkça Güzelleşen Aşk’ kitabında toplayan Ozan Vicdani, şunları söylüyor: ‘’1941 yılının şubat mı, mart mı bilinmez ayların birisinde doğmuşum. O günden bu güne kadar bu zalim dünyada geziyorum. Zaten insan için dünya üç günlük bir ömürdür. Bir gün doğarsın bir gün yaşarsın bir gün de ölürsün. Yaşam günü biraz uzun bir gündür. Bu uzun günü yaşarken gördüklerimi anlatmaya çalışacağım. Benden biraz yaşça büyük olanlardan öğrendiğime göre beş yaşıma kadar mutlu bir hayat yaşamışım, 1946’da babam ölünce annem kocaya gitmiş. Nenem beni 10 yaşıma kadar büyütmüş. Nenem ölünce beni amcamla yengem büyütmüş. Okuma yaşına geldiğimde köyde okul olmadığından, askerlikte okuma yazma öğrenen Yusuf Çavuş köyün bütün çocuklarına okuma yazma öğretiyordu. Ben de ondan okuma yazma öğrendim. 7 yaşında karasabanla çift sürmeye başladım. Kışın çocukların oynama yeri inek ve öküzlerin ahırıydı. Yazın da koyun kuzu güderdik. Böylece 16 yaşına geldim.

Maraş’ta büyük ağalar pamuk ekmeye başlamışlardı. Bizim köy gibi dağ köylerinde pamuk tarlalarını çapalamak için 7 yaşından yetmiş yaşına kadar insanları pamuk çapasına götürüyorlardı. Ben de bu kervana katılarak çapacı oldum. 

1966’dan beri Vicdani ismi...

Maraş’a daha yeni sinema gelmişti ve sinemayı gördüm. Köy çocuklarına gördüklerimi anlatmaya başladım. Daha sonra bu sinema aşkı beni İstanbul’a taşıdı. Sonra bu sefer de artist olma hevesim başladı. 19 yaşına geldiğimde amcam ve yengem beni evlendirmeye karar verdi. Köydeki kızların içinde, şimdi evli olduğum kızın beni sevdiğini anladım ve onunla evlenmeye razı oldum. Babamdan bana kalan on dönüm tarlaydı. Bu tarlanın yarısına fareler ortaktı. Nüfusumuz çoğaldıkça bu on dönümlük tarla evin ihtiyaçlarını, karşılamıyordu. Aileyi geçindirmek içinde başka bir sanatım da yoktu. Çocukluğumda üç telli saz çalardım. Zaten bizim köyde yaşayan insanların hepsi Kürt Alevi olduğu için bir çoğu saz çalardı. Daha sonra çok perdeli çok telli sazlar çıkınca, ben de bu sazı öğrenmeye çalıştım. Aynı köylü olduğumuz Aşık Perişan Ali, Aşık Meçhuli ve Kaşanlı ozanların hocası olan, Perişan Güzel ve yeğeni Resul ile bizim yöredeki köyleri dolaşarak konserler veriyorduk. O zaman siyasi olarak ben Türkiye İşçi Partisi’nin üyesi idim. Partinin hazırladığı gecelerin bir çoğunu katılırdım. Bütün ozanların bir ismi vardı. Ben de ‘Vicdani’yi seçtim. 1966’dan beri beni tanıyanlar, Vicdani ismi ile çağırırlar. 

1970 yılından sonra Denizci ve Mahirci oldum. Daha sonra İbrahim Kaypakkaya’nın görüşleri ile tanıştım. İbrahim’in görüşünü savunanların, hazırladığı gecelerin bir çoğuna katıldım. Bu gecelere ücret karşılığı gitmiyordum. Onun için devletin arananları listesine ben de girdim. Polis ve Asker tarafından aranıyorum. 1980 yılına kadar ailemle Maraş, Antep, Elbistan’da barındım.“ 

Suç aleti sazın teli ve mızrabı

12 Eylül’de darbesinin ardından 1982’de Gayrettepe’deki siyasi şubede tutulduğunu belirten Ozan Vicdani, buradan bir hafta sonra Maraş’a götürüldüğünü belirtiyor. 18 gün yoğun işkenceden sonra Maraş Cezaevinde gönderildiğini belirten Ozan Vicdani devamla şunları söylüyor: „8 ay cezaevinde yattım. Suçsuz olduğum mahkemede anlaşılınca beni serbest bıraktılar. 1984 yılında yine siyasi suçu olarak beni yakaladılar. Sağmalcılar’da bir ay kaldıktan sonra serbest bırakıldım. 1980 yılında Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde devrimci örgütlerin hazırladığı bir geceye katılmıştım. Bu gecede konuşurken Doğanşehir Jandarma komutanı olan yüzbaşı, kontrol için gelmiş. Kürt, Kürdistan sözcüklerini duyunca beni yakalamak istemiş. Geceyi hazırlayan beni hemen başka bir köye kaçırdılar. 

Benim işlediğim bu ‘suçu’ nüfusa bağlı olduğum Afşin’e bildirmişler. İşlediğim ‘suç’la ilgili olarak beni 9 ay cezaevinde tuttular.“ Kendisine yönelik gözaltı ve tutuklama olaylarının 1984’te de devam ettiğini söyleyen Ozan Vicdani, ‘’1984 yılının bir bayram gecesi idi. Polisler evi bastı. Kollarıma kelepçeyi takıp, beni Sirkeci’deki ikinci şubeye teslim ettiler. Orada üç gün kaldıktan sonra, Sağmalcılar cezaevine götürdüler. Bir ay sonra, bir askeri cemse gelip beni Doğanşehir Cezaevi’ne teslim ettiler. 9 ay sonra tekrar İstanbul’ döndüm. Sazın telleri ve mızrabı ile işlediğim suçlar, bu anlattığım, kısa kısa anlatımlarla bitmedi. Erzincan, Dersim, Sivas ve Antep’te de aynı suçu işlediğim için bu illerde de aranıyormuşum“ diyor. 

‘Adım Osman olsun’

Bütün bu gözaltı ve tutuklamalardan sonra İstanbul’da işportacılığa başladığın söyleyen Ozan Vicdani, bir nebzede olsa korunmak için bir yol bulmuş... 

Ona çeşitli illerde de arandığını söyleyen bir avukat arkadaşı, farklı bir isimle gezmesini istemiş. Vicdani bundan sonra başına gelenleri şu şekilde anlatıyor: 
‘’Ben de bundan sonra adım Osman olsun dedim. Beş sene ‘Osman’ ismi ile yaşadım. Daha evvel satış yaptığım pazarlara gitmedim yeni pazarlar buldum. Devlet tarafından arandığımdan ve adımın Osman olmasından dolayı solcular beni aramıyorlardı. Zaten geceler düzenlemiyor ve toplantılar da yapmıyorlardı. Ben benim gibilerine ihtiyaçları kalmamıştı. Yine benim eski arkadaşlarım, gelip beni soruyorlardı. Bir ihtiyacım olduğu zaman onlar bana yardım ediyorlardı. Parasal konuda Ozan Adil Ali (Vaktidolu), Aşık Garip Bektaş, sohbet için gelenler, Aşık Yoksuli, Aşık Meçhuli, Aşık Perişan Ali, Ozan Mahzuni’nin kardeşleri Hakkı, Salman, en çok Aşık Hüdai ile birlikte oluyorduk. Hüdai de Dersim’in sürgünlerindendi. Biraz da saftı onun için devlete karşı hiçbir tavrı yoktu. Sağcı, solcu ayırmadan kimin gecesi olursa olsun gidiyordu. Ama sağcıların en sağdaki gecelerine gitmesine rağmen solcuların en soldaki gecelerine gitmezdi. Zaten onlar da çağırmazdı. Büyük halk ozanı Aşık İhsani ile iki sene kadar beraber geceler düzenledi. Aşık Davut Suları ile de 1970’lerde Kürt illerinin çoğunda konserler verdik. Ali Cemal, Aşık Daimi ile sohbetlerimiz olurdu. Aşık Perişan Güzel, Aşık Mahrumi bizim yörede yetişen ozanların hocalarıdır.“ 

‘Vatansız olanın derdi sorulmaz’ 

Ozan Vicdani için daha sonra çok uzun sürecek bir sürgün hayatı başlar... Sürgünün rotası ise binlerce muhalifin yönünü çevirdikleri Almanya’dır. Vicdani bir akrabasının yardımı ile 1990’da Almanya’ya geldiğini belirtiyor. 

Ozan Vicdani Almanya macerasını şu ifadelerle dile getiriyor: ‘’Almanya’ya 1990 yılının birinci gününde geldim. Ozan Emekçi’nin konuyla ilgili birçok yardımı oldu. Almanya’dan Kürdistanlı örgütlerin hazırladıkları gecelere, toplantılara katıldım. 1999’da boynumda çıkan bir tümör sesimi kısıtladı. Onun için boynumdan ameliyat oldum. Ses tellerim tamamen kapandı ameliyattan sonra saz çalıp deyiş diyemedim. Türkü diyemiyorum çünkü türkü bir etnik isimdir. Onun için müzikle söylenen sözlerin Türkçe’de adı deyiş ya da demedir.’’ Halen Almanya’nın Hamburg kentinde yaşıyan Ozan Vicdani sohbetimiz sırasında şu dizelerle ülke hasretini dile getiriyor: 

‘’Bu yurt o yurt değil tütmüyor ocak,
sohbeti ısıtan köz orda kaldı, 
yollar hep harabe, kervan soyuldu,
bulunmaz arama zorda kaldı, 
Uğraşma Vicdani ölü dirilmez, 
Yükü aşk olanlar asla yorulmaz, 
Vatansız olanın derdi sorulmaz,
Aç kalsa da gülen yüz orda kaldı...’’